palyaco
Yeni Üye
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 1
|
 |
« Yanıtla #1 : 12 Ekim 2010, 22:32 » |
|
Selamlar Öncelikle,
''boşversene sen niye beklemeli neyi akışına bırakacaksın sandal mı evlat bu sorarım sana akıp giden hayatın her gün bir bir eksiliyor ben de onu diyorum bu şiirler kime yazılıyor bırak artık yazmayı okuyacak diye okusa ne fayda karşısına geçip gözlerine bakıp söylemeyemedikten sonra ne zamana kadar sürecek bu ellerini ısıtan tek şeyin çay bardağı olması ne acı zaman armutları olgunlaştırıyor geç olmadan öğren bunu da boşversene sen niye beklemeli uzat elini tutarsa seni kazanır tutmazsa başka bahara boşversene sen niye beklemeli ya acısıyla ölürsen söylenmedik cümlenin hasreti dudağında iken ya acısıyla yaşarsa duyulmamış cümlenin hasreti kulağında çınlar iken boşversene sen niye beklemeli duyuyor musun aşk bekletilmemeli''
Edip Cansever
bu yayınlamış olduğunuz şiir Edip Cansever'e ait değil. Edip Cansever'in şiiri aşağıdaki. Yazmış olduğunuz şiir Sivil Palyaço nickli arkadaşa ait. Bilgilerinize.
boşversene sen niye beklemeli sıktı artık bu kent beni çekip gitmeliyim hiç düşünmeden bulmalıyım aradığım o yeri şiirmiş, bilgelikmiş her neyse ne varsa benden kalsın geride kalsın o yalanlar, o yalan ilişkiler de ve ölümler ki sevdanın ikiz doğurduğu yetsin, taşımak istemiyorum hiçbirini yedeğimde nerdesin ey benim hergün yeniden doğan oğlum sevginin çoğul oğlu senin ülkende yalnız bütün özlemler bilirim yalnız orda, içtenlik, erinç, coşku bayrağındaki bir tek çiçekli dalla orda uçsuz bucaksız olanca görkemiyle bir erguvan imparatorluğu.
öğrendim öğrenmesine, mutsuzluk da bir gelişmedir tanımadığım kentler, yüzler, hiç mi tanımadığım oteller, genelevler, nar ağaçları dar sokaklar, eğri büğrü kaldırımlar satın alamadığım bir örtüye çeviren yalnızlığı ve bir yağmur öncesinde belli belirsiz üç beş çocuğun birbirini çağırdığı sopasını düşürdüğü bir dilencinin
unutup gittiği sonra ses çıkarmadan anlaşılmaz mırıltılarla yokuş aşağı iner gibi ben de örgüsünden başını kaldıran bir kadının gözlerinde nasıl binlerce rengin içinden sıyrılırsa dünya bulacağım elbette aradığım o yeri yıllar yılı tuttuğum aklımda hani salkımlar içinde bir ev vardı eski bir gemici feneri asılıydı kapısında duvarlarında uçan balıkların kurutulduğu yıkılmışsa ne yaparım bilmem ki eksilmiş gibi ağzımda bir dişim yerini dilimle oynaya oynaya dalar çıkarım elbet bambaşka sokaklara.
geçerim kuduğum hayallerin altından bir gökkuşağının altından geçermiş gibi budakları kalın ellerimi andıran asmaların yanıbaşındasın yüzümde bir garajın tutulmaz akşamıyla o geçimsiz akşamla ve mutlak kayalardan doğmuş olan göğün mavi yapmadığı bir şahin başımın üstünde tek başına.
kırmızı dallar, göğe uzanır çitler yıldızları birbirinden ayıran bilmez olur muyum hiç, mutluluk da bir gelişmedir yaşarken olsun, ölümle olsun, sonu ayrılığa varan ey gün batımı! benden duymuş olma bu yakınmayı
bir gül bana kendini kopardı verdi daha dün akşam, daha dün akşam.
yürek bir kez görür, sonra hep gözler görür ben o yüreğiml görmüşüm anlaşılan çözüldü artık o büyü, yanımda sıcaklığı parmaklarımı acıtan bir haziran üstelik çoktan buldum aradığım o yeri tam yedi kez doğan güneşlerin altında bir yitip bir yükselen sıradağların ardından.
yıkansam, yıkansam, hep o güneşlerle yıkansam dişleri tenime geçse yaz rüzgarlarının izine pek rastlamasam ama kalbini sert ve serin tutan bir denizciye bunu bir daha sorsam ne çıkar bir daha sorsam sonra hiç konuşmasam, sonra hiç konuşmasam ve bu yogun, bu üzünçlü yüreği benim değilmiş gibi, benim değilmiş gibi kimse görmeden şöyle bir yol kenarına bıraksam.
|